Troya atı
Hiç ister miydi
Tahta gövdesinin içinden
Eli kanlı savaşçılar çıksın?
Ona sorarsanız derdi ki:
-Tanrının bereketi ile onurlandırılmış
Sonsuz sevdalar çıksın karnımdan
Çok ağlamıştır bence
Troya atı
Yahut dua etmiştir
O kanlı gecede
Çatlayıp ölmek için
Gerçek bir kısrak gibi
Ve demiştir mutlaka kendi kendine;
-En azından öldürmeseler
Yan yana uyuyan aşıkları
Halil Tekeş
22 Ocak 2019 Salı
20 Ocak 2019 Pazar
Yeryüzü Pazarı
geldiğimde kurulmuştu çoktan pazar
unutulmuş sokaklardan geçtim sonra müziklerinizden
gördüm plastik hallerinizi uzağınızda biçimdim
sabık bir dinin son ayininden kaldım zamanınıza
herkesin yarasını yarıştırdığı bu zamanda
geldim sizden ayna olmaya
saçlarınız için değilim
kılığınız için hiç değil
bir sır var suratlarınızda
yüzümden anlatmaya geldim
vikinglerin öfkesi ezidilerin çığlıkları
toprağın uzun acıları çakılı vücudumda
çıktım unuttuğunuz ölüler zamanından
ve
geldim
sessizliğin kabullenişini yıkmaya
tükürmeye geldim aynalardan
sindirmeden geçmiş yaptıklarınızı
ve
olmaya
geldim: hiçbir şey !
acının düştüğü ilk yer hala sıcak
Recep Özgen
unutulmuş sokaklardan geçtim sonra müziklerinizden
gördüm plastik hallerinizi uzağınızda biçimdim
sabık bir dinin son ayininden kaldım zamanınıza
herkesin yarasını yarıştırdığı bu zamanda
geldim sizden ayna olmaya
saçlarınız için değilim
kılığınız için hiç değil
bir sır var suratlarınızda
yüzümden anlatmaya geldim
vikinglerin öfkesi ezidilerin çığlıkları
toprağın uzun acıları çakılı vücudumda
çıktım unuttuğunuz ölüler zamanından
ve
geldim
sessizliğin kabullenişini yıkmaya
tükürmeye geldim aynalardan
sindirmeden geçmiş yaptıklarınızı
ve
olmaya
geldim: hiçbir şey !
acının düştüğü ilk yer hala sıcak
Recep Özgen
18 Ocak 2019 Cuma
Tanrı ile Kaptan
Tanrı'ya hiç sarılmadım
zaten o'da bana sarılmayı istemez hiç.
aramızda flu bir gölge gezinir durur
ve biz korkarız o gölgeden.
gölge diri midir ölü mü? ikimiz de bilmeyiz.
ve tanrı ile ben
birbirimizi alnımızdan hiç öpmeyiz...
kırılmaya yüz tutmuş
mavi renkli çantanasına doldurdu balık ağlarını.
tanrı onu izliyordu,
tanrı onu sevmiyordu,
tanrı onu sarıyordu balık ağlarına.
yeryüzünün fistanı yamalı kızları arasında
elindeki mavi oyalı yazma ile halay çekerdi Tanrı.
melekler üç ayak peşinden giderdi Tanrı’nın.
Tanrı’nın omuzları tuhaf ve sarsıntılı bir galaksiyi andırıyordu.
kaptan ise bilmezdi hiç halay çekmeyi,
yazma kenarına oyalanmış maviyi…
kaptan en fazla
yağmur yağdırıyordu kentlere
ve kentleri ölüler ülkesine döndürüyordu.
çarpık taşlar dizmek için yakıyordu ağaçları Tanrı
ateşin karşısına geçip
yeni cehennemler yaratıyordu.
bilmiyordu ama hiç
ateşin küllerinden kırmızı gemiler ile kaptanın çıkıp geleceğini.
bir gece sabaha yüz tutacak
şafak vakti gelecek
ve şafağın kırmızısına boyanacaktı gemiler.
içlerinden birinden
dudağı seğiren bir çocuk inecekti.
adını soracaktı çocuğa,
Çocuk; -kaptan!- diyecekti.
korkacaktı Tanrı.
yarattığı cehennemlere bırakacaktı kendini
yirmi bin fitten.
denizin açıklarından
yeni kırmızı gemiler görünecekti.
düdüklerini çalarak yaklaşırken limana gemiler
Tanrıya eğilip bakacaktı kaptan yukarıdan.
kaptan Tanrı olacaktı
Tanrı ise bir hiç!
Deniz A. Tüzün
zaten o'da bana sarılmayı istemez hiç.
aramızda flu bir gölge gezinir durur
ve biz korkarız o gölgeden.
gölge diri midir ölü mü? ikimiz de bilmeyiz.
ve tanrı ile ben
birbirimizi alnımızdan hiç öpmeyiz...
kırılmaya yüz tutmuş
mavi renkli çantanasına doldurdu balık ağlarını.
tanrı onu izliyordu,
tanrı onu sevmiyordu,
tanrı onu sarıyordu balık ağlarına.
yeryüzünün fistanı yamalı kızları arasında
elindeki mavi oyalı yazma ile halay çekerdi Tanrı.
melekler üç ayak peşinden giderdi Tanrı’nın.
Tanrı’nın omuzları tuhaf ve sarsıntılı bir galaksiyi andırıyordu.
kaptan ise bilmezdi hiç halay çekmeyi,
yazma kenarına oyalanmış maviyi…
kaptan en fazla
yağmur yağdırıyordu kentlere
ve kentleri ölüler ülkesine döndürüyordu.
çarpık taşlar dizmek için yakıyordu ağaçları Tanrı
ateşin karşısına geçip
yeni cehennemler yaratıyordu.
bilmiyordu ama hiç
ateşin küllerinden kırmızı gemiler ile kaptanın çıkıp geleceğini.
bir gece sabaha yüz tutacak
şafak vakti gelecek
ve şafağın kırmızısına boyanacaktı gemiler.
içlerinden birinden
dudağı seğiren bir çocuk inecekti.
adını soracaktı çocuğa,
Çocuk; -kaptan!- diyecekti.
korkacaktı Tanrı.
yarattığı cehennemlere bırakacaktı kendini
yirmi bin fitten.
denizin açıklarından
yeni kırmızı gemiler görünecekti.
düdüklerini çalarak yaklaşırken limana gemiler
Tanrıya eğilip bakacaktı kaptan yukarıdan.
kaptan Tanrı olacaktı
Tanrı ise bir hiç!
Deniz A. Tüzün
16 Ocak 2019 Çarşamba
Üzerine Düğümler Atıp Giden, Üstelik Çözmek İçin Sana Kendini Bıçak Gibi Bırakan Şiiri
I.
beni bir rüyada görüp, unutan.
bana, onun rüyasında bile onu gösterdi
II.
hazırlıklar yapıldı, karşılandı karmaşa
varılması lazım dendi, o,,
burada ise konmuş kartallar vardı
vahşi değil, keskin olmayan gözlerine
bakıyorduk, oturmuştuk
öyle mi?
inanmıştık dedi artık bırakmıştı olmayanı
rüyasında dahi, hatırına gelen
ağlayışları
karılmıştı artık eskisiyle inanç
yenisiyle alay ve değmemişti söz artık nedendir hiç duygulara
sordu, böyle beklemekten sıkılmadın mı?
sordu, böyle yaşamaktan yorulmadın mı?
sordu, niçin kendini… o,,
I.
ayrıldım oradan ve başlayan bir şey gördüm
nerede kaldı eskiyle olan
vakitsiz yeni?
III.
Böylece bir düğümü çözüp, ilerledim
Öyle sanmıştım, ilerledim sandığımda
Bıçağı gördüğüm, o,,
Oysa kendini bir düğüm gibi gidişiyle
Var edip, bıçağı da kendinden eden,
Mete Karaoğlu
beni bir rüyada görüp, unutan.
bana, onun rüyasında bile onu gösterdi
II.
hazırlıklar yapıldı, karşılandı karmaşa
varılması lazım dendi, o,,
burada ise konmuş kartallar vardı
vahşi değil, keskin olmayan gözlerine
bakıyorduk, oturmuştuk
öyle mi?
inanmıştık dedi artık bırakmıştı olmayanı
rüyasında dahi, hatırına gelen
ağlayışları
karılmıştı artık eskisiyle inanç
yenisiyle alay ve değmemişti söz artık nedendir hiç duygulara
sordu, böyle beklemekten sıkılmadın mı?
sordu, böyle yaşamaktan yorulmadın mı?
sordu, niçin kendini… o,,
I.
ayrıldım oradan ve başlayan bir şey gördüm
nerede kaldı eskiyle olan
vakitsiz yeni?
III.
Böylece bir düğümü çözüp, ilerledim
Öyle sanmıştım, ilerledim sandığımda
Bıçağı gördüğüm, o,,
Oysa kendini bir düğüm gibi gidişiyle
Var edip, bıçağı da kendinden eden,
Mete Karaoğlu
14 Ocak 2019 Pazartesi
Çürümenin Seyri
açıklanamaz bırakılış, akışın dışında kalma
içime doğru gerinen çit ve sınır
dilsizlik yakıntıları! insanın anlam arayışı
yok edilemeyen istekler, olmayış hazzı
tükeniyor uzak hevesim. bir mektup
yazmalıyım son çırpınışlarımla:
akış, yok ederken zarafeti ve farkı
içindeydim onun. çağın döllediği
statü belirleyici aksesuarlarla,
ilksöz’den beri ayrı sınıflarla,
sıkıştığım yer oydu.
büyük bir hızla etrafımıza yayılan gerçek
önemsiz kılınışı okyanusun, telef oluşun
bazı şeylerin maddiliği bunun yanında
siyasi partiler tepkisiz meclisler ısınmayan odam
nasıl kabul edebilirler beni gelsem tüm çıplaklığımla
hayır
yine yeryüzü tiksintisi, matematik uykuları
yine de bitimsiz dağılır adına tozlarım
Yiğit Kerim Arslan
içime doğru gerinen çit ve sınır
dilsizlik yakıntıları! insanın anlam arayışı
yok edilemeyen istekler, olmayış hazzı
tükeniyor uzak hevesim. bir mektup
yazmalıyım son çırpınışlarımla:
akış, yok ederken zarafeti ve farkı
içindeydim onun. çağın döllediği
statü belirleyici aksesuarlarla,
ilksöz’den beri ayrı sınıflarla,
sıkıştığım yer oydu.
büyük bir hızla etrafımıza yayılan gerçek
önemsiz kılınışı okyanusun, telef oluşun
bazı şeylerin maddiliği bunun yanında
siyasi partiler tepkisiz meclisler ısınmayan odam
nasıl kabul edebilirler beni gelsem tüm çıplaklığımla
hayır
yine yeryüzü tiksintisi, matematik uykuları
yine de bitimsiz dağılır adına tozlarım
Yiğit Kerim Arslan
12 Ocak 2019 Cumartesi
Ses
Sabahın soğuk sesleri, inatla yaygın
işçiler, yollar, yolcular, raylar
demirin çatışması kendiyle
boşluğun göğe doğru karma korosu
birbirine ulanmış yapılar içinde
bir günün güneşe aldırmadan
sonuna ve başına hükmeden
ışıklı uyarı zilleri çaldı
gürledi gürültü, gömüldü her şey
dibine kadar sesin
duymadı kimse kimseyi
gece geçer dendi, kapandı kapılar
toplu disiplin zirvesi topuzun asaleti
dağıldı saçlar uykudan önce
ve ancak düşünceler kendini yalnızken aşar
-özgürlük ölümün sol eli-
aç ruhumuzun ince örgüsü
iğreti bir bakışın biçimsizliyle çözüldü
dinleyin sokağı, içini döktü sessizce
ay gömüldü
ve gürültü
kopardı uykudan kabus gören çocuğu
işçiler, yollar, yolcular, raylar
demirin çatışması kendiyle
boşluğun göğe doğru karma korosu
birbirine ulanmış yapılar içinde
bir günün güneşe aldırmadan
sonuna ve başına hükmeden
ışıklı uyarı zilleri çaldı
gürledi gürültü, gömüldü her şey
dibine kadar sesin
duymadı kimse kimseyi
gece geçer dendi, kapandı kapılar
toplu disiplin zirvesi topuzun asaleti
dağıldı saçlar uykudan önce
ve ancak düşünceler kendini yalnızken aşar
-özgürlük ölümün sol eli-
aç ruhumuzun ince örgüsü
iğreti bir bakışın biçimsizliyle çözüldü
dinleyin sokağı, içini döktü sessizce
ay gömüldü
ve gürültü
kopardı uykudan kabus gören çocuğu
Ufuk Yeşil
10 Ocak 2019 Perşembe
Modern İnsanın Ölçüsü Olarak Bir Kalbin Boyutları
Modern insanın kendini oluşturma süreci, aynı zamanda bir parçalama sürecini de getirir beraberinde. Yaparken; yapmaya, şekil vermeye çabaladığını büsbütün yok etme durumundan söz ediyorum. "Bir insan kendini nasıl var eder?" sorusu, sanıyorum; çağdaş insanın kendini bir asalağa çevirme hevesi yüzünden göz ardı ediliyor artık. Var olmak için; görece iyi ve yükselme ihtimali olan bir iş, başını sokacak bir dam ve sonrasında tıkır tıkır işleyen kurulu bir düzen hedefleniyor. Bu saydıklarım, kentlisinden kasabalısına ve hatta köylüsüne kadar sirayet etmiş bir çeşit kendini yok etme biçimi. Kendini yapmaya çalışırken büsbütün yok etmek.
Kadire Bozkurt, Bir Kalbin Boyutları isimli öykü kitabı ile tam da buraya işaret ediyor. İyi ile kötü olan arasındaki iç içelik, kişilerin kendi enkazları üzerinde nefes alıp verirken başlarına gelenler ve nihayet, çaresi bulunmaz sanılan "Küçük Dertler" e sahip insanların öyküleri.
Kadire Bozkurt'un Alakarga Yayınları etiketi ile çıkan, ilk kitabı Küçük Dertler'i 2016 yılının Şubat ayında okumuş ve ikinci kitabının çıkmasını hevesle beklemiştim. Bozkurt'un öykülerinde çağdaşlarından farklı bir ses işitiliyor çünkü. Kendini sadece olaya ya da dile yaslama kolaylığına yüz çeviren, içinde yaşadığı toplumu bir kenara itmekten imtina eden bir yazar Kadire Bozkurt. Bir Kalbin Boyutları, modern insanın açmazlarına, iyi ile kötünün homojenliğine işaret ederken, geçmişten günümüze taşınan dil mirasına sahip çıkması hasebiyle de yazarının dikkatle izlenip, okunması gerektiğini fısıldıyor bize.
Kitabın ilk öyküsü Aksak Ritim, tuhaf bir aşk hikayesini; arabesk şarkıların, torpido gözünde kaset olan eski arabaların, mutsuz ama güzel kadınların, sevmeyi bilmeyen tesbihli delikanlıların hikayesini anlatıyor. Öykünün başı ile sonunda, yanında tuttuğu öykü kişisinin değiştiğini fark ediyor okur. Yerinde saymayan karakterler ve geçişken ruh halinin sahiciliği, okurun gerçek olan ile bağını güçlendiriyor. Öykü kişilerinin kullandığı jargona aşina olanlar bu konuşmayı yadırgamazken, yabancısı olanlar da yapay bulmayacaktır diye düşünüyorum.
Bezelye'de bir aile hikayesi anlatan Bozkurt, sinematografik bir anlatım yolunu tercih etmiş ve okura, zaten kullanılan bir teknikle seslenmiş. Bezelye'de temel olarak dikkat çekici olan ise; düşman yaratma klişesine düşünmemiş olması. Kardeşler arasındaki rekabet asla sevgisizliğe evrilmiyor ve bu, öykünün üzerine çöreklenme ihtimali olan karamsar havayı dağıtıyor. Yazarın kurduğu cümleler, yarattığı atmosfer, yaptığı özenli betimlemeler sanki okura: "Bak bu yoldan gideceksin." diye fısıldıyor. Bu bir anlamıyla sakıncalı gibi görünse de bunu sadece ne anlatmak istediğini bilen yazarlar yapabiliyor. Bu bağlamda düşününce, yazarın metne olan hakimiyetini fark eden okur ona kendini bırakmaktan imtina etmiyor diyebiliriz. "Dantel örtüler her daim mum gibi. Her şey hep yerli yerinde. Huzurumuz, ağzımızın tadı." ya da "Ömründe ilk defa başını sokacak bir yeri oldu, tapulu mapulu. Sapalığına aldırmaz." (burada behsedilen mezardır) benzeri cümlelerle kurulmuş Bezelye öyküsü, yine modern insanın ataerkil aile yapısından kopuşunu ve bu kopuşun yaşattığı kimi zorlukları anlatıyor.
Öyküleri okudukça bir merdivenden yukarı doğru çıktığını hissediyor okur. Bozkurt bize, dinlene dinlene ilerleyebileceğimiz ve tepesine tırmandığımız vakit manzaranın keyfini sürebileceğimiz bir alan yaratmış kitapta.
Haciz isimli öykü, tanrı anlatıcı ile ben anlatıcı tekniğinin birbirine geçtiği ve yine mutsuz bir ailenin yok oluşu üzerine eğilmiş bir öykü. Öykü boyunca, öykü kişisinin televizyon ekranından gördükleri ve diğer küçük ipuçları, öykünün sonuna ulaşınca bir anlam kazanıyor. Öykü baştan sona bir yas merasimi gibi ilerliyor diyebiliriz. Kaybın verdiği eksilme duygusunu eşyalarla perçinleyen yazar; melankolik bir buhran okutmak yerine, sadece olanı sunuyor okura. "Ölmek için yalvaranları almıyoruz. Acısına son verilmesini dileyenleri. Kötüleri, faydasızları, vazgeçmişleri almıyoruz. Yalnızca kelleşmiş, gözlüklü, işine tutkun kocaları. Bir de küçük kızları." pasajı, öykü kişisi ile bir bağ kurma imkanının yanında; yazarın düşünce ekseninin içinde bir yere konumlanmamızı da sağlıyor. Bozkurt bir önceki bezelye öyküsü ile beraber düşününce gönüllü dağılan bir aile ile zorunlu olarak dağılan bir ailenin karşılaştırmasını yapıyor adeta. Bu boyutuyla hem psikolojik hem de sosyolojik okumalar sunuyor bize. Kavramlar, olgular ve olaylar üzerine uzun uzun düşünmüş bir öykü yazarı ile karşı karşıyayız. "Kıvamlı, hastalıklı bir rengi var zamanın. Ağır ağır akıyor." cümlesini, öykünün finaline yakın bir yere tesadüf eseri yerleştirmemiş Bozkurt. Orada, okuyanın çözmesi gereken başka bir sır yatıyor.
Bozkurt Herkes Elinden Geleni Yapıyor isimli öyküsünde, sözü yine bir antikahramana bırakıyor. Bir işçi ailesinin gözünden, biten bir evliliğe eğilmesinin ötesinde öyküyü lezzetli kılan şey; okuru arafta bırakıyor olması. Kişinin yalanla kurduğu ilişki, çaresizlik ve beklenti üzerine yoğunlaşan Herkes Elinden Geleni Yapıyor isimli öykü, sınıfsal bağlardan ayrı okunmaması ve bu şekilde yorumlanması gereken bir metin.
Fareler isimli öyküde, yine iyi ile kötünün içi içeliğine dokunuyor Bozkurt. Diğer öykülerden, yarattığı karanlık atmosfere ayrılan bu öykü başka bir alan açıyor okura. Öykü kişisinin tekinsiz hali, aile bireylerinin ona olan tutumu göz önüne alınınca olağanlaşıyor. Ancak bu olağanlaşma asla bir meşrulaştırma değil. Aileden, ilişkilerden kopmaması bağlamında bir bütün içinde ele alınabilecek öykü; okurda yine başka bir yola sapıldığı hissini doğuracaktır diye düşünüyorum. Zaten kitap kent ve köy öyküleri olarak ikiye ayrılabilir temel olarak. Kent öykülerinde doğrudan modernizme yönlenmiş olan oklar; köy öykülerinde çeşitli efsanelerle, dolaylı olarak eğiliyor buraya. Bu ayrım hem okurda aynı şeyi okuduğu izlenimi yaratmıyor hem de Kadire Bozkurt'un tek yönlü bir yazar olmadığını gösteriyor. Yazar, söylediği şeyi altını çize çize söylüyor ancak bunda tekdüze olmamaya özen gösteriyor.
Köy öykülerinden biri olan İncirin Tanıklık Ettiği isimli öyküde; o atmosferin hissettirdiği yalnızlık duygusunu şöyle ifade ediyor yazar: "Yalnızlık, nemli ağır kokulu bir giysi gibi burada. Kendini anbean hissettiriyor."
Bozkurt, kent öykülerinden köy öykülerine geçişi kurgularken tesadüflere, savrukluklara izin etmeyen bir yazar olduğunu gösteriyor ve bu ilk geçiş öyküsünde kentten köye göç eden bir kadını anlatıyor bize. Bu öykü kişisi de yine iyi ve kötü arasında bir yere kolayca konumlandırılamayacak kadar gerçek.
Kayıp isimli öyküde, çocuğunun gözünün içine baka baka "Keşke seni doğurmasaydım!" diyen bir kadının hikayesi anlatılıyor. Burada da bu yaralayıcı sözün sahibine hak verdiğimiz öğeler var üstelik. Ardından gelen; İp Falan Yok Mu Boyunlarına? isimli öyküde, hayatından memnun olmayan birini, karabataklarla özdeşleştirerek anlatıyor yazar. Bu öyküde şöyle anlatıyor Bozkurt modern insanın sıkıntısını :"Yoruluyor balık. Şimdi göz hizamda. Kanca ağzının kıyısında, deli gibi çırpınıyor. Yakalanan benmişim. Debeleniyormuşum. Bir türlü kurtulamıyormuşum. Öyle bir sıkıntı."
Kupa Kızı isimli öykü Kadire Bozkurt'un Beat Kuşağı okumaları yaptığı ve bundan faydalandığı izlenimi yarattı bende. İntihara meyilli birini anlattığı öykü, diğer öykülerden başka bir yola sapmış ve iyi de etmiş. Okurun dikkatini toplanmasına izin veren bir öykü olmuş bu sayede.
Bir Kalbin Boyutları öyküsünde, aldatılmanın yarattığı memnuniyetsizliği ve kabullenişi anlatıyor yazar. Hem kitaba ismini veren hem de tüm kitaba hakim olan; "ne yapacağını bilmeyen insan" portresini iyice netleştirildiği bu öykü, dikkatle okunmalı diye düşünüyorum. Yazar, Bir Kalbin Boyutları öyküsünde ve tüm kitapta; kadınları, onların yaşadığı travmaları, toplum içinde konumlanışlarını; kimi zaman sessiz, kimi zaman güçlü karakterle okura gösteriyor. Bu göstermede tesadüfiliğe müsaade etmediği, bu sorun üzerine etraflıca düşünüp kafa yorduğu çok belli Bozkurt'un. Kitabın bütünlüğü bakımından düşünüldüğünde, en önemli öykülerden biri demek yanlış olmaz Bir Kalbin Boyutları için.
Bir Başka evlilik hikayesi olan Tilki Deliği ise belki de kitabın en çarpıcı öykülerinden biri. Hijyen takıntısı olan bir kadının, eşi felç geçirdikten sonra yaşadıklarını sade bir dille anlatan yazar; bizi ufak tefek, görmezden geldiğimiz bazı hastalıklarımıza bakmaya zorluyor.
Bir gösteri toplumu eleştirisi diyebileceğimiz Yaşıyoruz Madem isimli öykünün en çarpıcı noktası; her şeyi kabullenmiş olan bireyi, sökülmüş ağaç metaforu ile beraber ele alması. Gerçeğin ötesinde, insanlara dayatılanın dile tezahürü şu parça ile gün yüzüne çıkıyor: "Balık tutarken bira içersen keyif adamı olursun, oltan yoksa serseri. Kendi içinde ne olacaksan ol gene ama bu ahmaklara çaktırma."
Av isimli öykü bir intikam meselesini anlatıyor ancak bu metinde asıl dikkat edilmesi gereken nokta; antikahramanlarla ilerleyen diğer öykülerin aksine "iyi" diyebileceğimiz bir öykü kişisi ile karşımıza çıkması. Ancak iyi olanın, toplumun dayattığı genel ahlak kurallarına uymuyor olması onun cezalandırılmasına sebep oluyor.
Yazarın diğer öyküsü Sekiz Gözlü Kiştey; rüyalar, efsaneler ve tuhaf yaratıklarla örülmüş. Kurmacanın yararlandığı kaynaklar açısından yeni bir alan diyemeyeceğimiz bu öykü, yazar adına başka bir kapıyı işaret ediyor okura. Sonrasında gelen Akrep Yılı ve Sarıkız öyküleri ile beraber düşününce, yazarın karanlık bir atmosfere geçiş yaptığını söylemek gerekiyor. Bu karanlık atmosfer, anlatılmak isteneni parlatıyor olması açısından faydalı bir unsur. Ayrıca, Akrep Yılı öyküsünde anlatıcının çocuk, baş öykü kişisinin de köyün en yaşlılarından biri olması, okuma zevkini arttırırken; ne olacağını bilmeyen okurla, anlatıcı çocuk arasında organik bir bağ kurulmasına da yardımcı oluyor.
Yazar kitabın son öyküsü olan Yeşil Parka Meselesinde, bir kaybolma hikayesi anlatıyor. Öyküdeki göndermeleri iyi okuyabilen okur, bütünü de düşünüp kitabı bitirdiğinde, yazarın neden ormanda kaybolan çocukların hikayesini anlattığını anlayacaktır diye düşünüyorum.
İnsanlar kendilerini farklı kıldığını düşündükleri bazı eğilimler geliştirmiş tarih boyunca. Kimi jazz müzik severken kimi blues sevmiş. Kendilerini benzersiz kıldıklarını düşünerek; sevdikleri edebi türlerden, destekledikleri siyasi kamplara varıncaya kadar, bir çok farklılık geliştirmişler. Ancak onlardan tüm bunlar üzerine, özelikle isim belirtmeden konuşmalarını istediğinizde, aşağı yukarı benzer şeyleri söylerler. Sevdikleri edebi türün, tuttukları takımın, dahil oldukları ideolojik kampın onlara ne hissettirdiğini anlattıklarında yine birbirlerinin kopyası olurlar.
Bu bakımdan insan, kendini diğerlerinden ayıran, parmak izi kadar keskin bir şey bulamayıp aynılaşır.
Kişiyi farklı kılanın; bulmak, geliştirmek, yaratmak ya da yapmak olduğu gerçeği zaman içinde, çeşitli yöntemlerle unutturulmuş insanlara.
Bu temel sebep yüzünden kendini özel sanan ancak fotokopi makinesi ile çoğaltılmışçasına aynılaşmış mutsuz kitlelerin içinde yaşıyoruz.
Kadire Bozkurt, Bir Kalbin Boyutları kitabında, işte bu insanların genel görünüşü ile ilgili bir fotoğraf çekmiş bize. Fotoğrafta gördüğümüz bu acı şeyler ise; fotoğraf ustaca çekildiği için sürekli bakma isteği doğuyor okurda.
Kadire Bozkurt
Konya'da doğdu. Hacettepe Üniversitesi Ankara MYO ve Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili Ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu. Öyküleri Notos, Kitap-lık, Varlık, Sözcükler, Sarnıç, Edebiyatist, Ian Edebiyat dergilerinde yer aldı. İlk kitabı Küçük Dertler Alakarga etiketiyle 2015 yılında yayımlandı. Bir Kalbin Boyutları ise 2017 yılında okura sunuldu.
Devrim Horlu
12 Mart 1988 yılında İstanbul’da doğdu. Gölgeler Çürürlen isimli şiir kitabı var.
Kadire Bozkurt, Bir Kalbin Boyutları isimli öykü kitabı ile tam da buraya işaret ediyor. İyi ile kötü olan arasındaki iç içelik, kişilerin kendi enkazları üzerinde nefes alıp verirken başlarına gelenler ve nihayet, çaresi bulunmaz sanılan "Küçük Dertler" e sahip insanların öyküleri.
Kadire Bozkurt'un Alakarga Yayınları etiketi ile çıkan, ilk kitabı Küçük Dertler'i 2016 yılının Şubat ayında okumuş ve ikinci kitabının çıkmasını hevesle beklemiştim. Bozkurt'un öykülerinde çağdaşlarından farklı bir ses işitiliyor çünkü. Kendini sadece olaya ya da dile yaslama kolaylığına yüz çeviren, içinde yaşadığı toplumu bir kenara itmekten imtina eden bir yazar Kadire Bozkurt. Bir Kalbin Boyutları, modern insanın açmazlarına, iyi ile kötünün homojenliğine işaret ederken, geçmişten günümüze taşınan dil mirasına sahip çıkması hasebiyle de yazarının dikkatle izlenip, okunması gerektiğini fısıldıyor bize.
Kitabın ilk öyküsü Aksak Ritim, tuhaf bir aşk hikayesini; arabesk şarkıların, torpido gözünde kaset olan eski arabaların, mutsuz ama güzel kadınların, sevmeyi bilmeyen tesbihli delikanlıların hikayesini anlatıyor. Öykünün başı ile sonunda, yanında tuttuğu öykü kişisinin değiştiğini fark ediyor okur. Yerinde saymayan karakterler ve geçişken ruh halinin sahiciliği, okurun gerçek olan ile bağını güçlendiriyor. Öykü kişilerinin kullandığı jargona aşina olanlar bu konuşmayı yadırgamazken, yabancısı olanlar da yapay bulmayacaktır diye düşünüyorum.
Bezelye'de bir aile hikayesi anlatan Bozkurt, sinematografik bir anlatım yolunu tercih etmiş ve okura, zaten kullanılan bir teknikle seslenmiş. Bezelye'de temel olarak dikkat çekici olan ise; düşman yaratma klişesine düşünmemiş olması. Kardeşler arasındaki rekabet asla sevgisizliğe evrilmiyor ve bu, öykünün üzerine çöreklenme ihtimali olan karamsar havayı dağıtıyor. Yazarın kurduğu cümleler, yarattığı atmosfer, yaptığı özenli betimlemeler sanki okura: "Bak bu yoldan gideceksin." diye fısıldıyor. Bu bir anlamıyla sakıncalı gibi görünse de bunu sadece ne anlatmak istediğini bilen yazarlar yapabiliyor. Bu bağlamda düşününce, yazarın metne olan hakimiyetini fark eden okur ona kendini bırakmaktan imtina etmiyor diyebiliriz. "Dantel örtüler her daim mum gibi. Her şey hep yerli yerinde. Huzurumuz, ağzımızın tadı." ya da "Ömründe ilk defa başını sokacak bir yeri oldu, tapulu mapulu. Sapalığına aldırmaz." (burada behsedilen mezardır) benzeri cümlelerle kurulmuş Bezelye öyküsü, yine modern insanın ataerkil aile yapısından kopuşunu ve bu kopuşun yaşattığı kimi zorlukları anlatıyor.
Öyküleri okudukça bir merdivenden yukarı doğru çıktığını hissediyor okur. Bozkurt bize, dinlene dinlene ilerleyebileceğimiz ve tepesine tırmandığımız vakit manzaranın keyfini sürebileceğimiz bir alan yaratmış kitapta.
Haciz isimli öykü, tanrı anlatıcı ile ben anlatıcı tekniğinin birbirine geçtiği ve yine mutsuz bir ailenin yok oluşu üzerine eğilmiş bir öykü. Öykü boyunca, öykü kişisinin televizyon ekranından gördükleri ve diğer küçük ipuçları, öykünün sonuna ulaşınca bir anlam kazanıyor. Öykü baştan sona bir yas merasimi gibi ilerliyor diyebiliriz. Kaybın verdiği eksilme duygusunu eşyalarla perçinleyen yazar; melankolik bir buhran okutmak yerine, sadece olanı sunuyor okura. "Ölmek için yalvaranları almıyoruz. Acısına son verilmesini dileyenleri. Kötüleri, faydasızları, vazgeçmişleri almıyoruz. Yalnızca kelleşmiş, gözlüklü, işine tutkun kocaları. Bir de küçük kızları." pasajı, öykü kişisi ile bir bağ kurma imkanının yanında; yazarın düşünce ekseninin içinde bir yere konumlanmamızı da sağlıyor. Bozkurt bir önceki bezelye öyküsü ile beraber düşününce gönüllü dağılan bir aile ile zorunlu olarak dağılan bir ailenin karşılaştırmasını yapıyor adeta. Bu boyutuyla hem psikolojik hem de sosyolojik okumalar sunuyor bize. Kavramlar, olgular ve olaylar üzerine uzun uzun düşünmüş bir öykü yazarı ile karşı karşıyayız. "Kıvamlı, hastalıklı bir rengi var zamanın. Ağır ağır akıyor." cümlesini, öykünün finaline yakın bir yere tesadüf eseri yerleştirmemiş Bozkurt. Orada, okuyanın çözmesi gereken başka bir sır yatıyor.
Bozkurt Herkes Elinden Geleni Yapıyor isimli öyküsünde, sözü yine bir antikahramana bırakıyor. Bir işçi ailesinin gözünden, biten bir evliliğe eğilmesinin ötesinde öyküyü lezzetli kılan şey; okuru arafta bırakıyor olması. Kişinin yalanla kurduğu ilişki, çaresizlik ve beklenti üzerine yoğunlaşan Herkes Elinden Geleni Yapıyor isimli öykü, sınıfsal bağlardan ayrı okunmaması ve bu şekilde yorumlanması gereken bir metin.
Fareler isimli öyküde, yine iyi ile kötünün içi içeliğine dokunuyor Bozkurt. Diğer öykülerden, yarattığı karanlık atmosfere ayrılan bu öykü başka bir alan açıyor okura. Öykü kişisinin tekinsiz hali, aile bireylerinin ona olan tutumu göz önüne alınınca olağanlaşıyor. Ancak bu olağanlaşma asla bir meşrulaştırma değil. Aileden, ilişkilerden kopmaması bağlamında bir bütün içinde ele alınabilecek öykü; okurda yine başka bir yola sapıldığı hissini doğuracaktır diye düşünüyorum. Zaten kitap kent ve köy öyküleri olarak ikiye ayrılabilir temel olarak. Kent öykülerinde doğrudan modernizme yönlenmiş olan oklar; köy öykülerinde çeşitli efsanelerle, dolaylı olarak eğiliyor buraya. Bu ayrım hem okurda aynı şeyi okuduğu izlenimi yaratmıyor hem de Kadire Bozkurt'un tek yönlü bir yazar olmadığını gösteriyor. Yazar, söylediği şeyi altını çize çize söylüyor ancak bunda tekdüze olmamaya özen gösteriyor.
Köy öykülerinden biri olan İncirin Tanıklık Ettiği isimli öyküde; o atmosferin hissettirdiği yalnızlık duygusunu şöyle ifade ediyor yazar: "Yalnızlık, nemli ağır kokulu bir giysi gibi burada. Kendini anbean hissettiriyor."
Bozkurt, kent öykülerinden köy öykülerine geçişi kurgularken tesadüflere, savrukluklara izin etmeyen bir yazar olduğunu gösteriyor ve bu ilk geçiş öyküsünde kentten köye göç eden bir kadını anlatıyor bize. Bu öykü kişisi de yine iyi ve kötü arasında bir yere kolayca konumlandırılamayacak kadar gerçek.
Kayıp isimli öyküde, çocuğunun gözünün içine baka baka "Keşke seni doğurmasaydım!" diyen bir kadının hikayesi anlatılıyor. Burada da bu yaralayıcı sözün sahibine hak verdiğimiz öğeler var üstelik. Ardından gelen; İp Falan Yok Mu Boyunlarına? isimli öyküde, hayatından memnun olmayan birini, karabataklarla özdeşleştirerek anlatıyor yazar. Bu öyküde şöyle anlatıyor Bozkurt modern insanın sıkıntısını :"Yoruluyor balık. Şimdi göz hizamda. Kanca ağzının kıyısında, deli gibi çırpınıyor. Yakalanan benmişim. Debeleniyormuşum. Bir türlü kurtulamıyormuşum. Öyle bir sıkıntı."
Kupa Kızı isimli öykü Kadire Bozkurt'un Beat Kuşağı okumaları yaptığı ve bundan faydalandığı izlenimi yarattı bende. İntihara meyilli birini anlattığı öykü, diğer öykülerden başka bir yola sapmış ve iyi de etmiş. Okurun dikkatini toplanmasına izin veren bir öykü olmuş bu sayede.
Bir Kalbin Boyutları öyküsünde, aldatılmanın yarattığı memnuniyetsizliği ve kabullenişi anlatıyor yazar. Hem kitaba ismini veren hem de tüm kitaba hakim olan; "ne yapacağını bilmeyen insan" portresini iyice netleştirildiği bu öykü, dikkatle okunmalı diye düşünüyorum. Yazar, Bir Kalbin Boyutları öyküsünde ve tüm kitapta; kadınları, onların yaşadığı travmaları, toplum içinde konumlanışlarını; kimi zaman sessiz, kimi zaman güçlü karakterle okura gösteriyor. Bu göstermede tesadüfiliğe müsaade etmediği, bu sorun üzerine etraflıca düşünüp kafa yorduğu çok belli Bozkurt'un. Kitabın bütünlüğü bakımından düşünüldüğünde, en önemli öykülerden biri demek yanlış olmaz Bir Kalbin Boyutları için.
Bir Başka evlilik hikayesi olan Tilki Deliği ise belki de kitabın en çarpıcı öykülerinden biri. Hijyen takıntısı olan bir kadının, eşi felç geçirdikten sonra yaşadıklarını sade bir dille anlatan yazar; bizi ufak tefek, görmezden geldiğimiz bazı hastalıklarımıza bakmaya zorluyor.
Bir gösteri toplumu eleştirisi diyebileceğimiz Yaşıyoruz Madem isimli öykünün en çarpıcı noktası; her şeyi kabullenmiş olan bireyi, sökülmüş ağaç metaforu ile beraber ele alması. Gerçeğin ötesinde, insanlara dayatılanın dile tezahürü şu parça ile gün yüzüne çıkıyor: "Balık tutarken bira içersen keyif adamı olursun, oltan yoksa serseri. Kendi içinde ne olacaksan ol gene ama bu ahmaklara çaktırma."
Av isimli öykü bir intikam meselesini anlatıyor ancak bu metinde asıl dikkat edilmesi gereken nokta; antikahramanlarla ilerleyen diğer öykülerin aksine "iyi" diyebileceğimiz bir öykü kişisi ile karşımıza çıkması. Ancak iyi olanın, toplumun dayattığı genel ahlak kurallarına uymuyor olması onun cezalandırılmasına sebep oluyor.
Yazarın diğer öyküsü Sekiz Gözlü Kiştey; rüyalar, efsaneler ve tuhaf yaratıklarla örülmüş. Kurmacanın yararlandığı kaynaklar açısından yeni bir alan diyemeyeceğimiz bu öykü, yazar adına başka bir kapıyı işaret ediyor okura. Sonrasında gelen Akrep Yılı ve Sarıkız öyküleri ile beraber düşününce, yazarın karanlık bir atmosfere geçiş yaptığını söylemek gerekiyor. Bu karanlık atmosfer, anlatılmak isteneni parlatıyor olması açısından faydalı bir unsur. Ayrıca, Akrep Yılı öyküsünde anlatıcının çocuk, baş öykü kişisinin de köyün en yaşlılarından biri olması, okuma zevkini arttırırken; ne olacağını bilmeyen okurla, anlatıcı çocuk arasında organik bir bağ kurulmasına da yardımcı oluyor.
Yazar kitabın son öyküsü olan Yeşil Parka Meselesinde, bir kaybolma hikayesi anlatıyor. Öyküdeki göndermeleri iyi okuyabilen okur, bütünü de düşünüp kitabı bitirdiğinde, yazarın neden ormanda kaybolan çocukların hikayesini anlattığını anlayacaktır diye düşünüyorum.
İnsanlar kendilerini farklı kıldığını düşündükleri bazı eğilimler geliştirmiş tarih boyunca. Kimi jazz müzik severken kimi blues sevmiş. Kendilerini benzersiz kıldıklarını düşünerek; sevdikleri edebi türlerden, destekledikleri siyasi kamplara varıncaya kadar, bir çok farklılık geliştirmişler. Ancak onlardan tüm bunlar üzerine, özelikle isim belirtmeden konuşmalarını istediğinizde, aşağı yukarı benzer şeyleri söylerler. Sevdikleri edebi türün, tuttukları takımın, dahil oldukları ideolojik kampın onlara ne hissettirdiğini anlattıklarında yine birbirlerinin kopyası olurlar.
Bu bakımdan insan, kendini diğerlerinden ayıran, parmak izi kadar keskin bir şey bulamayıp aynılaşır.
Kişiyi farklı kılanın; bulmak, geliştirmek, yaratmak ya da yapmak olduğu gerçeği zaman içinde, çeşitli yöntemlerle unutturulmuş insanlara.
Bu temel sebep yüzünden kendini özel sanan ancak fotokopi makinesi ile çoğaltılmışçasına aynılaşmış mutsuz kitlelerin içinde yaşıyoruz.
Kadire Bozkurt, Bir Kalbin Boyutları kitabında, işte bu insanların genel görünüşü ile ilgili bir fotoğraf çekmiş bize. Fotoğrafta gördüğümüz bu acı şeyler ise; fotoğraf ustaca çekildiği için sürekli bakma isteği doğuyor okurda.
Kadire Bozkurt
Konya'da doğdu. Hacettepe Üniversitesi Ankara MYO ve Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili Ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu. Öyküleri Notos, Kitap-lık, Varlık, Sözcükler, Sarnıç, Edebiyatist, Ian Edebiyat dergilerinde yer aldı. İlk kitabı Küçük Dertler Alakarga etiketiyle 2015 yılında yayımlandı. Bir Kalbin Boyutları ise 2017 yılında okura sunuldu.
Devrim Horlu
12 Mart 1988 yılında İstanbul’da doğdu. Gölgeler Çürürlen isimli şiir kitabı var.
8 Ocak 2019 Salı
Tavuk Sucuk ve Tonla Bahane
kuyruktayım, sıramın savuracağı günü bekliyorum
yığılmayı kalabalığın huzurunda
tozlarıma yapışkan sıvı aramadan
işte tam adım, dümdüz, göğsüm kabarık
sıyrılıyorum dünyadan, kafam karışık
kaşıklayarak yuttum neyiniz varsa
sonsuz pınarlarınız, saçlarınız sırma
aksettirdiğim kuvvet, sırtımda travma
sert, haklı, savunmasız tabanca
yürü yürü yürü yasak yorulmak inanma
kuyruktayım, sıramın avucundaki toprağı izliyorum
göğü izliyorum, göçü, kaybettiğim kahrı kalabalıklarda
seyirciyim, kesilmiş biletim, ölmek yasaklandı
sıyrılıyorum omuzların şiddetinden yumruğumun kudretiyle
halkımı kancalayarak omzuma
onur nişanı
dokunarak hissettim neyiniz varsa
dikenlerinizden zambaklarınıza korkulara
kızarmış ekmeklere ve tavuk sucuklara
ucuz marketlere isyancı dudaklara
kaba, küfrist, günahsız beyaz
dokun dokun dokun kaşesizdir his inan
bu sırayı yakardım da, yakardım da yüzümü
hiç kaybı düşünmesem, inanmasam hiç kendime.
adem fatih kılıç
yığılmayı kalabalığın huzurunda
tozlarıma yapışkan sıvı aramadan
işte tam adım, dümdüz, göğsüm kabarık
sıyrılıyorum dünyadan, kafam karışık
kaşıklayarak yuttum neyiniz varsa
sonsuz pınarlarınız, saçlarınız sırma
aksettirdiğim kuvvet, sırtımda travma
sert, haklı, savunmasız tabanca
yürü yürü yürü yasak yorulmak inanma
kuyruktayım, sıramın avucundaki toprağı izliyorum
göğü izliyorum, göçü, kaybettiğim kahrı kalabalıklarda
seyirciyim, kesilmiş biletim, ölmek yasaklandı
sıyrılıyorum omuzların şiddetinden yumruğumun kudretiyle
halkımı kancalayarak omzuma
onur nişanı
dokunarak hissettim neyiniz varsa
dikenlerinizden zambaklarınıza korkulara
kızarmış ekmeklere ve tavuk sucuklara
ucuz marketlere isyancı dudaklara
kaba, küfrist, günahsız beyaz
dokun dokun dokun kaşesizdir his inan
bu sırayı yakardım da, yakardım da yüzümü
hiç kaybı düşünmesem, inanmasam hiç kendime.
adem fatih kılıç
6 Ocak 2019 Pazar
Kale Burçlarından Sarkanların Hikâyesi
“Bir yerlerde
aslanlar dolaşıyor daha, bilmeden, aslan oldukları süre, güçsüzlük nedir.”
Rainer
Maria Rilke – Duino Ağıtları
1.
Cemiyete gövde gösterisi tarzında beyaz bir
gömlek dikiyorlar
“Ya aslan!” diyor daha ilk cümlesinde
kaburgasını kaybeden bir ermiş;
“Ya aslan! Üvey cinayetlerin babası olmana
çok az kaldı,
biraz dayan…”
Biraz kızıl bayraklar için kana bulanmış
teşebbüsler var hayatında
Biraz kalınlaşan façalarına imza diye
bakanların korkaklığı
Ah nasıl olurdu bıçakladığınla
bıçaklandığını uç uca ekleyebilsen
Ne harika bir yarayla karşılardınız o
muhteşem günü!
Ne intiharları sert alkollere gömerdi bu
nadir demokrasi!
Şüpheye sebep olan narin ihanetlerini
boşver şimdi
Tetik tutan parmağına şahit olsun yeter ki
cüceleri kavuran o duman
Biliyorsun, sen de ağlayacaktın o kadını
görünce
Eline sürdüğü kınaları bir bebek emzirir
gibi durmadan okşayan.
2.
Kılıcını bilemen için sana taş getirdim
Ya aslan
Kılıcını bilemen için sana taş getirdim.
Öteye fırlatılmış bir entariyi incelikle
kesmeyi
Eflatun seccadelere nakış diye mercekler
dikmeyi
Kaybetmeye aşina fıtratın tatmin olsun diye
Nar’ı öp. Nar’ın saçlarını ör. Nar’ın
memelerine yat. Nar’ı ak topuklarından yarat ki
Yer, sana kurban olsun ya aslan,
Yer sana kurban olsun ki,
Çakıl ve kanınla süsle bütün terk edenleri
3.
Şahit olurlar mıydı üç yerinden kırılmış
bir kemiğe,
Kavga çıksın da ağabeylerimize ötelim
dedikleri hadiselere bir de.
Teşekkürler
Çiftli kağıtların becerisine herkes hayran
olurdu o vakitler.
Üzümler usulca düşecekleri toprağa doğru
yaklaşır
Dokunulmaz, ağlanır, çünkü bunun bir manası
vardır.
Üst üste üç kere öpmeye kıyamadığın et,
Her seferinde ihanet
Her seferinde yanmasın diye endamını
kullanır,
Bu aslında ayıptır.
Bazen eşkalleri mağrur adamların hisli
nefesleri
Bazense itinayla iliklenmiş düğmeleriyle
zaman biraderimiz
“ıhhh yapın zarbo geliyor” der, ve
kapanırdı hadisemiz.
4.
Dediler,
“Piyasada mitralyöz kalmadı ya aslan,
Affetmek için pamuk, tiner ve yumurta
poşeti kullanacağız…
İş ki, dumanı pırıl pırıl gözlerinle takip
ettin,
Yaka paça bir aşkı terbiyesiz cümlelerinle
faş ettin.
Halbuki gideydin,
Radikal bakışlarınla Antep yöresini bu
kadar hırpalamayabilirdin.
Nar, kırık bir meyve dahi olsa ihtiyacından
fazlasını yeme aslan.”
5.
Şehre yukarıdan bakıyorum.
Tecrübesi kederlerine tercüman şaşkın
gerillalar diziliyor önüme
“Şüphe nedir?” diye soruyor bir kaçı.
Durup
cevap veriyorum.
“Ya
aslan,” diyorum, “çatılardaki bunca hüzün niye?”
Onur Güzeldiyar
4 Ocak 2019 Cuma
Neden?
Neden o bara gitmiyoruz? Çünkü oranın sahibi Perinçek'e oy veriyor Çünkü dj lavuk sarhoş olduktan sonra balkan havası çalmaya başlıyor. Çünkü kapıdaki aygırla hiç bir zaman yıldızım barışmadı. Çünkü bugün cumartesi -dışarı çıkasım yok.
Çünkü orası memlekete benziyor, adisyonda hep geçirmeye çalışıyorlar. Çünkü dün Eskişehir'deki eylemde bir kardeşimiz öldü, galiba inmem gereken yas durağını kaçırdım.
Samimiyetimle söylüyorum, bugün o bara gidemeyiz.
Çünkü bu gece yarısı dedemin silahıyla birilerini vurabilirim. Çünkü başaramayacağımdan emin olduğum otuz günlük içki detoksuna girdim. Çünkü mobeselerden bize lanet akıyor. Çünkü GBT'mde sıkıntı çıkabilir. Çünkü heyet raporum iptal oldu. Çünkü mide krampımı tetikliyorsun- ki bunu bilsen, eminim çok hoşuna giderdi. Bugün olmaz. Çünkü bu gece, karanlıkta adım atabilmeyi öğrenebilmek için Uzmantv vidyolarını izleyeceğim.
Bu gece seninle o barda içmesek olur mu? Çünkü seninle içmek istemiyorum.
Beni hiç bu kadar sinirli görmüş müydün? Korkma, mesele sen değilsin. Aslında biliyor musun, mesele sensin. İçimde her zaman varolma eğilimi gösteren zifiri boşluktan ibaretsin. Onlar gibisin, küfür gibisin, uyanıkken görmek zorunda kaldığım cami ve kışla toplumu gibisin.
Hem biliyor musun, şirkette beni herkes sever dediğinde sana içten içe çok gülmüştüm, çünkü şirketteki herkesin seni sevmesi için kaypak ya da götün teki olman lazım.
Pratikte evli bir kadın olduğunu öğrenince de çok gülmüştüm, çünkü profesyonel yalancılarda görülen on sekiz özelliğin çoğuna sahip değildin.
Geniş balkonlu bir evde oturma hayalini duyunca da çok gülmüştüm. Bunu ilk tanıştığımız o evin geniş balkonunda söylemiştin. Sarhoştun.
“Otuzuna geldiğimde arkama gururla bakmak istiyorum” dediğinde ise buna gerçekten gülmekten ölmüştüm. Çünkü seni tanıyordum.
Bazen, çizdiğin resimlere baktığımda renk körü olduğumu düşünüyorum. Telefonuna kurduğun alarmın iğrenç melodisinini de... O alarm bana bazı şeyleri hatırlatıyor: Bazı şarkıları aklından çıkarmanın vakti geldi.
Yeşil gömleğini hatırlıyorum. Kusmuğa bulanmış saçını da.
Acil serviste yediğin serumları hatırlıyorum. Dilediğin manasız özürleri.. Oval gam kümesini. Nemli dudakları. Naif erotik heyecanları. Kafayapıcı demir bibloyu. Test edilmiş kaknemliğini. İktidara gelince yasaklayacağın şeyleri. Ispanağa duyduğun akılalmaz hayranlığı. El kreminin kokusunu. Muhteşem bir senkronla birbirimize boyun eğdiğimizi. Hangi tekelin daha yakın olduğuna dair ödüllü münazaralarımızı. Kuşbakışını. At hırsızını. Peçete terörünü. Griye çevirdiğin bedeni. İlelebet payidar kalamayan hisleri. Ve bunun gibi mühim olmayan bir sürü detayı.
Boşver o bara gitmeyelim. Yapılacak daha güzel şeyler illa ki vardır. Bari bugün vahşete like atalım. Sahneyi başka açıdan çekelim. Neysek o olalım. Tutarsızlıklarımız listeleyelim. Narkotik serveti yağmalayalım. Olmaz olası ciğer ameliyatına girelim. Kedinin ahlağını çalalım. Köpeğin ahlağını çalalım. Ağaç şivesiyle konuşalım. Sokaklardaki mutlu boşlukları kapatalım.
Ama o mekana uğramayalım.
Barbar melekler peşimizden gelirse, erketeye ben yatarım.
Çünkü orası memlekete benziyor, adisyonda hep geçirmeye çalışıyorlar. Çünkü dün Eskişehir'deki eylemde bir kardeşimiz öldü, galiba inmem gereken yas durağını kaçırdım.
Samimiyetimle söylüyorum, bugün o bara gidemeyiz.
Çünkü bu gece yarısı dedemin silahıyla birilerini vurabilirim. Çünkü başaramayacağımdan emin olduğum otuz günlük içki detoksuna girdim. Çünkü mobeselerden bize lanet akıyor. Çünkü GBT'mde sıkıntı çıkabilir. Çünkü heyet raporum iptal oldu. Çünkü mide krampımı tetikliyorsun- ki bunu bilsen, eminim çok hoşuna giderdi. Bugün olmaz. Çünkü bu gece, karanlıkta adım atabilmeyi öğrenebilmek için Uzmantv vidyolarını izleyeceğim.
Bu gece seninle o barda içmesek olur mu? Çünkü seninle içmek istemiyorum.
Beni hiç bu kadar sinirli görmüş müydün? Korkma, mesele sen değilsin. Aslında biliyor musun, mesele sensin. İçimde her zaman varolma eğilimi gösteren zifiri boşluktan ibaretsin. Onlar gibisin, küfür gibisin, uyanıkken görmek zorunda kaldığım cami ve kışla toplumu gibisin.
Hem biliyor musun, şirkette beni herkes sever dediğinde sana içten içe çok gülmüştüm, çünkü şirketteki herkesin seni sevmesi için kaypak ya da götün teki olman lazım.
Pratikte evli bir kadın olduğunu öğrenince de çok gülmüştüm, çünkü profesyonel yalancılarda görülen on sekiz özelliğin çoğuna sahip değildin.
Geniş balkonlu bir evde oturma hayalini duyunca da çok gülmüştüm. Bunu ilk tanıştığımız o evin geniş balkonunda söylemiştin. Sarhoştun.
“Otuzuna geldiğimde arkama gururla bakmak istiyorum” dediğinde ise buna gerçekten gülmekten ölmüştüm. Çünkü seni tanıyordum.
Bazen, çizdiğin resimlere baktığımda renk körü olduğumu düşünüyorum. Telefonuna kurduğun alarmın iğrenç melodisinini de... O alarm bana bazı şeyleri hatırlatıyor: Bazı şarkıları aklından çıkarmanın vakti geldi.
Yeşil gömleğini hatırlıyorum. Kusmuğa bulanmış saçını da.
Acil serviste yediğin serumları hatırlıyorum. Dilediğin manasız özürleri.. Oval gam kümesini. Nemli dudakları. Naif erotik heyecanları. Kafayapıcı demir bibloyu. Test edilmiş kaknemliğini. İktidara gelince yasaklayacağın şeyleri. Ispanağa duyduğun akılalmaz hayranlığı. El kreminin kokusunu. Muhteşem bir senkronla birbirimize boyun eğdiğimizi. Hangi tekelin daha yakın olduğuna dair ödüllü münazaralarımızı. Kuşbakışını. At hırsızını. Peçete terörünü. Griye çevirdiğin bedeni. İlelebet payidar kalamayan hisleri. Ve bunun gibi mühim olmayan bir sürü detayı.
Boşver o bara gitmeyelim. Yapılacak daha güzel şeyler illa ki vardır. Bari bugün vahşete like atalım. Sahneyi başka açıdan çekelim. Neysek o olalım. Tutarsızlıklarımız listeleyelim. Narkotik serveti yağmalayalım. Olmaz olası ciğer ameliyatına girelim. Kedinin ahlağını çalalım. Köpeğin ahlağını çalalım. Ağaç şivesiyle konuşalım. Sokaklardaki mutlu boşlukları kapatalım.
Ama o mekana uğramayalım.
Barbar melekler peşimizden gelirse, erketeye ben yatarım.
Volkan Yalçın
2 Ocak 2019 Çarşamba
Faça Kokusu
Bunun sonu yok, göğü yere düşüreceğim
Her yıldızın yığıldığı yerde bir çocuk korkusu vardır
Her sustalının ağladığı yerde bir faça kokusu vardır
Kadınlar geçiyor, yüzleri yorgun okyanuslarda paslanmış
Çiçekçiler ölüyor, durdurun bunu
Acım kanadı ağlamaktan, birlikte olamayız
Ağıtlar su alıyor, kara çok uzakta bir savaş meydanı
Liman, dişleri dökülmüş dul bir melek gibi ışığımızı bekliyor
Fenerciler yakılıyor, bu çılgınlık
Bunun anlamı yok, duacılar ortaya çıktı
Bir zikir halidir para sayma makineleri ve
piksel nesli anksiyete rengine boyandı
Bunun hiçbir anlamı yok, rüyalarım ofislerde öldü
Hadi, şu ufuktan geçen atları düşürelim
Düşmeyen her ne varsa siyaha düşürelim
Plastik şişelerle evlenen dudaklarla öpüşelim
Kahrolsun atom altı parçacıkları
Bunun açıklaması yok, kalbimi semt semt yakacağım
Onur Sakarya
Her yıldızın yığıldığı yerde bir çocuk korkusu vardır
Her sustalının ağladığı yerde bir faça kokusu vardır
Kadınlar geçiyor, yüzleri yorgun okyanuslarda paslanmış
Çiçekçiler ölüyor, durdurun bunu
Acım kanadı ağlamaktan, birlikte olamayız
Ağıtlar su alıyor, kara çok uzakta bir savaş meydanı
Liman, dişleri dökülmüş dul bir melek gibi ışığımızı bekliyor
Fenerciler yakılıyor, bu çılgınlık
Bunun anlamı yok, duacılar ortaya çıktı
Bir zikir halidir para sayma makineleri ve
piksel nesli anksiyete rengine boyandı
Bunun hiçbir anlamı yok, rüyalarım ofislerde öldü
Hadi, şu ufuktan geçen atları düşürelim
Düşmeyen her ne varsa siyaha düşürelim
Plastik şişelerle evlenen dudaklarla öpüşelim
Kahrolsun atom altı parçacıkları
Bunun açıklaması yok, kalbimi semt semt yakacağım
Onur Sakarya
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Her Şeye Yeniden Başlamak Mümkün Mü?
arzın merkezinden başlayarak senin merkezinden, ilk öptüğümden nefes suyundan ağaçların ayaklandığı yerden konuşurken uzayan boşluklarda...
-
Zehir ülkenin çorak toprağı Bu mührü alın Hemen alın ellerimden Ben padişahlık ederken Çocukları üzersem... Yıktığın gürül gürül akan ...
-
1 Haziran BİR KİTAP YASAĞI Adalet Ağaoğlu'nun edebiyatımızında ilk yol romanı olarak kabul edilen Fikrimin İnce Gülü isimli k...